13 Aralık 2020 Pazar

BİR YÖNETMEN : KİM Kİ-DUK

 KİM Kİ-DUK



Ünlü Koreli Yönetmen Kim Ki-Duk Letonya'da Corona Virüs enfeksiyonu sebebiyle belki de en verimli çağında hayatını kaybetti.

Yönetmen 1960'ta Güney Kore' bir taşra köyünde doğdu. Çocukluğunda çok yaramazdı. Ailesiyle beraber 9 yaşında Seul'e taşındı. Burada eğitime başlasa da maddi sebepler yüzünden yarım bırakıp fabrikalarda işçi olarak çalışmaya başladı. 20 yaşına geldiğinde orduya katıldı. Bu yaşantıya çok çabuk ve çok kolay uyum sağladı. Orduda 5 yıl görev yaptı, burada kazandığı yaşam deneyimi sinema sanatında ona ileride çok  faydalı olacaktı. Bu dönemde insan ilişkileri ve kişilik analizi açısından kendisini çok geliştirdi.

Daha sonra iki sene kilisede engelliler için gönüllü olarak çalıştı, bu dönemde din adamı olmayı düşünüyordu.

Sanat eğitimi almak için 1990'da  Fransa'ya taşındı. Yaptığı resimlerini satarak geçiniyordu. Sinemaya ilk kez Fransa'da gitti. İki film onu çok etkilemişti, Kuzuların Sessizliği ve Köprü Üstü Aşıkları. Belki de bu filmler Kim Ki-Duk'un sinema geleceğini şekillendiren filmler olmuştu.



Kuzuların Sessizliği


Köprü Üstü Aşıkları


Bu etkileşimini Kim Ki-Duk şöyle anlatır:

"Oradayken izlediğim Kuzuların Sessizliği ve Köprü Üstü Aşıkları filmleri beni çok şaşırttı ve çok farklı şeyler düşünmeme neden oldu. O andan itibaren senaryo yazmayı düşündüm ve yazmaya başladım. Senaryo yazmayı bildiğimden değil, aklıma gelenleri direkt yazıya döktüm. Sonraki zamanlarda da aklıma gelenleri kağıda dökmeye devam ettim."

Kim Ki-Duk'un diğer yönetmenlerden ayıran en önemli özellik hiç sinema eğitimi almamış olması ve hiç başka bir yönetmenin yanında asistanlık yapmamış olmasıdır. Filmlerinde çok farklı bir bakış açısı ve kendine özgün bir tekniğe sahip olması büyük olasılıkla kendisine kariyerinin hiç bir döneminde herhangi bir bir bakış açısı dayattırılmamış olmasının bir sonucudur. Yani Kim Ki-Duk herhangi bir akımdan etkilenmemiş kendi tarzını kendisi yaratmıştır.

Kore'ye 1993'de geri döndü ve film senaryosu yazmaya başladı ve çeşitli yarışmalarda bir kaç senaryosu ödül kazandı ancak hala adını çok duyurabilmiş değildi.

1996’da ilk filmi Crocodile’i çekti. Film kısaca Seul’de nehir kıyısında yaşayan ve intihar etmeye kalkışan bir kadını ile onu kurtaran adamın öyküsünü anlatır. Sonrasında adam kadına tecavüz edip kötü davranmaya başlar. Aralarında garip bir ilişki gelişir. Bu film Kim Ki-Duk,'un tüm çabalarına rağmen çok ilgi görmedi. Ancak bu ilk film ve sonraki birkaç filmin çok başarılı olmamasına rağmen Kim Ki-Duk Pusan Uluslararası Film Festivali’e davet edildi ve burada büyük ilgi gördü.  Crocodile ve diğer filmleri festivalin Kore Panoraması bölümünde gosterildi. Bu festivalde Kim Ki-Duk uluslararası anlamda sinema dünyasına kendisini duyurdu. Her yıl bir iki küçük bütçeli film çekti.

Bu dönemde eleştirmenler bu filmden fazla etkilenmedi ama feminist eleştirmenler yönetmeni filmlerindeki kadın karakterleri konumlandırmasından dolayı sapık ve beş para etmez olarak eleştirdiler. 

İzleyen yıllarda Venedik, Berlin, Cannes gibi prestijli festivallere davet edildi.

Asıl çıkışını Seom - The Isle adlı filminin 2000 yılında Venedik Film Festivali’nde gösterilmesiyle yaptı. Filmin gösterimi sırasında karakterlerden birisinin olta yutarak intihar etmeye çalıştığı sahnede bir İtalyan gazeteci bayılınca film manşetlere taşındı. Gazetelerde "Hitchcock geri döndü" haberleri çıkınca film ödül alamasa da Kim Ki-Duk'un adı artık iyice duyulmuş oldu.

Kim Ki-Duk bir filmin oluşması sürecinde kendisini en çok zorlayan kısmın senaryo yazımı olduğunu vurgulardı. Sinemayı işçilik olarak tanımlayan yönetmen senaryo ve sinema sanatına bakışını kendi ağzından şöyle anlatır.

"Nasıl bir işçi hayatını kazanmak için bedenini ortaya koyuyorsa, ben de ister beğenilsin ister beğenilmesin, gösterilsin veya gösterilmesin, her seneye bir film sıkıştırmaya çalıştım. Babam, 'Bir gün çalışmıyorsan o gün yemek yeme.' derdi. O yüzden hep çalışıyorum. Sinemayı hem sanat hem eğlence olarak tanımlayabiliriz ama ben bunlara işçilik tanımını da ekliyorum. Sinema hayatımdaki en önemli şey. Beni en çok zorlayan, en çok zamanımı alan kısmı senaryo yazmak. Aynı zamanda en çok heyecanlandıran ve mutlu eden şey de bu. Senaryo bir filmin en önemli parçası. Senaryo, çok fazla fikri bir araya getirerek yazıya dökmektir. Düşündükçe fikirlerin geliştiğini, çok farklı kapıların açıldığını hissediyorum" 

 Gerçekten de Kim Ki-Duk'un senaryo fikirleri ve süreçleri hep farklı seyretmiştir. Bin Jip'in senaryosunda evindeki çekmecesinde gördüğü reklam kağıdından, Soem'de ise bir otobüs yolculuğundayken orman içinde göl kenarında gördüğü küçük evlerden esinlendiğini anlatır.



Bin Jip


Kim Ki-Duk Spring, Summer, Fall, Winter... and Spring'da senaryo sürecini ise şöyle anlatır:

"Bir film üretme fikri oluştuğunda her film özelinde ayrı bir süreç işliyor. Bu filmi yapma kararı, bir dağın zirvesindeki karlara bakarak çıktı. Bu filmimde herhangi bir senaryo yoktu, beş sayfalık notlar üzerinden filmi oluşturdum. Ekipteki hiçbir arkadaş, bir sonraki sahnenin ne olduğunu bilmeden çalıştı. Bir sahneyi çektikten sonra diğer sahneyi düşündüğüm sırada arkadaşlarım bekliyordu. Bu durum her sahnede tekrarlandı."

Kim Ki-Duk'un dokuzuncu film olan Budizm konulu Spring, Summer, Fall, Winter… and Sprin yönetmenin kariyerinde bir kilometre taşıdır. Marjinal tarzını sürdürmekle beraber eserleri daha spirütüel bir tarza kavuştu. Bu tarz yabanci izleyecilerin de hoşuna gitti. Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring ile Bin Jip Avrupa ve Kuzey Amerika’da büyük başarı yakaladı, jüri üyelerini de etkiledi. 2004’te Samaritan Girl ile Berlin’de ve Bin Jip ile Venedik'te en iyi yönetmen ödülü aldı.


Filmografi:
  • Who Is God? (2018) | (Yapım öncesi)
  • Seu-top (2015) [Stop]
  • Il-dae-il (2014) [One on One]
  • Moebiuseu (2013) [Moebius]
  • Venice 70: Future Reloaded (2013)
  • Pieta (2012)
  • Amen (2011)
  • Arirang (2011)
  • Bi-mong (2008) [Rüya]
  • Soom (2007) [Nefes]
  • Shi Gan (2006) [Zaman]
  • Hwal (2005) [Yay] 
  • Bin Jip (2004) [Boş Ev]
  • Samaria (2004) [Fedakar Kız] 
  • Bom Yeoreum Gaeul Gyeolul Georigo Bom (2003) [İlkbahar, yaz.....]
  • Hae Anseon (2002) [The Coast Guard]
  • Nabbeun namja (2001) [Bad Guy]
  • Suchwiin bulmyeong (2001) [Address Unknown]
  • Shilje sanghwang (2000) [Real Fiction]
  • Seom (2000) [The Isle]
  • Paran daemun (1998) [The Birdcage Inn]
  • Yasaeng dongmul bohoguyeog (1997) [Wild Animals]
  • Ag-o (1996) [Crocodile]





6 Aralık 2020 Pazar

WAITING FOR THE BARBARIANS (2019) IMDb


 

Waiting For The Barbarians

Yönetmen Ciro Guerra’nın hukuksal argumanlar üzerine kurguladığı distopik bir film. Kitaptan uyarlanan bir film olduğu için kurguda ve tempoda bazı aksaklıklar var ama verilmek istenen mesaj bence başarıyla verilmiş.

Filmde adaletin gücünü mü, güçlülerin adaletini mi yaşıyoruz yaşamalıyız sorusunun cevabı aranıyor aslında. Anti emperyalist göndermelerde var sıkça. Distopik iktidarların varlıklarını bir düşmanın varlığıyla daha kolay sürdürebilecekleri eğer bu düşman yoksa bunun kolayca yaratılması gerektiği yaratılabileceği güzel bir dille anlatılmış.

Filme Batı Sömürgeciliği karşısında Batı Sineması’nın bir günah çıkarması da denebilir.

Filmde Hristiyan inancından bazı metaforlara da yer verilmiş. Ayak yıkama, ayak ucuna yatma gibi.

Ciro Guerra’yı daha önce Birds Of Passsage’da çok beğenmiştim. Bu film çok medyatik olamasa da sinefiller keşfetmişti.

Önemli rollerde ise Johnny Depp, Mark Rylance ve Gana Bayarsaikhan var bu izlenesi filmde.

Johnny Depp hakkında çok fazla bir şey söylemeye zaten gerek yok.

Mark Rylance’ı Bridge Of Spies’da çok beğenmiştim ki o film de hukuksal etik üzerine kurgulanmış güzel bir filmdi. Dunkirk’te de önemli bir rolü vardı oyuncunun.

Moğol güzel Gana Bayarsaikhan’ı ise sinefiller Ex Machine’den hatırlayacaklardır. 

İzledikten sonra bir filmseverin deyişiyle sizde “düşünsel yük“ bırakacak izlenmesi gereken bir film. İyi seyirler.


JUST MERCY (2019) IMDb 7.6


 

TENET (2019) IMDb 7.7

TENET


 

Dr. Adem BOZTEPE'nin kaleminden TENET

Platon (MÖ, 424-348): Geometri bilmeyen giremez
C.Nolan: Fizik bilmeyen izlemesin
İnterstellar için gereken derin fizik bilgisini öğrenmenin Nolan üzerinde yarattığı etki artık hobi seviyesinde bile olsa fizikle aşırı-haşir neşir olmayanların izleyemeyeceği filmler çıkarmak oldu. Bir nevi gettolaştı Nolan, artık fizik bilimini sevenler ve ilgili duyanların gettosu gibi.

İnterstellar’ı milyonuncu kez izlediğinde bile zevkten dört köşe olan benim gibi romantik-müzmin fizik aşıklarınınsa Tenet’i izlerken ve izledikten sonra içinin yağları erimiştir zevkten.

İnterstellar’da hikaye daha az komplike, hikayenin ötesinde anlatılan ana konu yeni ve güçlü bir konuydu. Tenet’te hikaye daha kompleksleştirilerek seyir zevki artırılmak istense de anlatılmak istenen konu ne yeni ne de sağlamdı. Bu durum da Tenet’i sanatsal açıdan zayıf bir film yapıyor.

Dünya geneline hakim popüler kültür sinemasını nerdeyse tekelleştirmiş olan Hollywood’un 2000’li yılların dâhisi kabul edilen Nolan, filmlerindeki ana konuyu doğal olarak ve çoğunlukla, kapitalist-neo-liberalizm propagandası yapacak bakış açısıyla işler. Filmlerinin hepsinin temelde şu propagandayı yaptığını görebilirsiniz;

"Kapitalizmin en güçlü dayanak noktası olan “insan hayatı çok önemli ve değerlidir, dolayısıyla bunun için her şey yapılabilir. Tek bir kişinin canı için gezegenler yok edilebilir, bu yüzden de bulunduğumuz yerleri ve doğal kaynakları istediğimiz kadar sömürebiliriz”.

Tenet’te ise artık bayağı bir bayatlamış konu olan soğuk savaş döneminin, neoliberalizm-sosyalizm çekişmesi gündem yapılarak, artık kimsenin yemeyeceği rus tarafının dünyayı nükleer bombayla yok etme tehdidi (ki aslında tam tersi oldu, 60’larda kapitalist-liberalizmi savunmak adına dünyayı nükleerle yok etmekle tehdit eden ABD’ydi) işlenmekteydi.

İnterstellar’da neoliberalist-kapitalist düzenle bulunduğumuz ekosistemin kaynaklarını sömürüp kuruturuz, tükenirse kendimize yeni kaynaklar, yeni gezegenler buluruz gibi en azından umut vadeden bir propaganda yapılırken Tenet’te ise kurmuş olduğumuz düzene karşı çıkan herhangi bir fikir yıkıcı-yok edicidir fikri işlenmekteydi. Tenet bu yönüyle Dark Knight’a daha çok benzemektedir.

Son dönemde propagandanın popüler konularından biri olan abartılmış ebeveyn sevgisi de Tenet’te konunun merkezi kilit noktası gibiydi. Yine Interstellar’da insanoğlunun geleceğini kurtaran özverinin temelinde sevgi, özellikle de bir babanın kızına duyduğu sevgi yatarken bu defa dünyayı kurtarmanın temelinde bir annenin oğluna duyduğu sevgi vardı.

Söz konusu popüler kültür sineması olduğu için öncelikler de propaganda ve gişe olduğundan, Nolan propaganda kısmında artık ezbere bildiğimiz şeyleri anlatıyorken, gişe içinse dönemimizin popüler konusu olan zaman yolculuğu klişesini(aslında Tenet için tam olarak zaman yolculuğu denemese de) hikayeyi anlaşılması güç yapıp seyir zevkini artırmak yönüyle sağlama yönünde bir seçim yapmış. Yani; ya ne kadar zekice, ne kadar da anlaşılması güç demenin popüler olduğu dönemde gişe için bu yola başvurmak da aslında tahmin edilemez değil.

Sonuç olarak Tenet, fizik bilmeyi gerektiren, hikayeyi karmaşıklaştırarak seyir zevkini artırmaya çalışan fakat ana temasında sanatsal açıdan yeni ve ilgi çekici bir konu olmayan, türünün hayranlarına hitap eden bir film olarak çıkıyor karşımıza ve tabi Nolan da bir yere kadarmış dedirtiyor.
Not: Filmle ilgili spoiler olmaması adına;

1- Film hakkında yazmak için vizyona girdikten sonra bir aylık bir süre bekledim.
2- Senaryo ayrıntılarına girmedim doğal olarak ama anlaşılmaması muhtemel noktalar için izleyen dostlarımızla da yorumlarda buluşalım diyorum.
3-Filmin anlaşılmazlığı tek bir noktayı kavradığınızda çözülüyor.

Yazan: Dr. Adem BOZTEPE